Daha uyanırken hissettiğim o hafif serinlik, midemi burkan siyah çay kokusuyla birleştiğinde karar verdim: bugün Truva Antik Kenti’ne gideceğim. Sabahın köründe, henüz güneşin ışıklarıyla sarılmamış taşların arasında yürümek, bana hep farklı bir masalın kapısını aralarmış gibi gelir. O masalda, Homeros’un dillere destan At nalı sesleri bugün benim ayak seslerim olacaktı.
Yola çıkmadan önce cebime attığım kuru üzüm ve cevizler, hem enerji hem de Anadolu’nun toprak tadını ağızlarımda hissettirmek için. Truva’ya giden yolda, zeytin ağaçlarının arasından süzülen sabah sisinin tülünü andıran görüntüsüyle karşılaştım. Yol kenarındaki kırmızı karanfiller, sanki geçen gece rüya görmüş de sabah uyanıp serpilmişlerdi. Arabanın camından dışarı bakarken, toprağın nefesini hissettim; o toprak ki binlerce yıl önce Aşil’in kılıcını, Paris’in yayını, Helena’nın gölgesini taşımıştı.
Antik kentin girişine vardığımda, bekçi kapısının ahşap kapısının arkasında biri bana gülümsedi. "Erken geldiniz," dedi. "Güneşin ilk ışıklarıyla burası bambaşka olur." Haklıydı. Zaten buraya da o ışıklar için gelmiştim. Biletimi alırken kâğıt hışırtısı, biletin üzerindeki Truva’nın kabartma haritasının dokusunu hissettim. Para verip alırken cebimde kalan madeni paraların sesi, bana Truva’nın geçmişinin sesi gibi geldi.
Kentin içine adım attığımda, ayak seslerimin toprağa bıraktığı izler dışında her şey sessizdi. Rüzgârın hafif uğultusu, taşların arasında kaybolan bir ninni gibiydi. Truva’nın surlarına doğru yürürken, duvarların üzerindeki bitki örtüsünün yeşiliyle karşılaştım. Yosunların kokusu, toprağın nemli nefesini taşıyordu. Yıllar önceki savaşların, aşkların, kayboluşların izlerini taşıyan bu taşların üzerinde dururken, kalbimin daha da hızlı attığını hissettim.
Birinci surun önünde durup etrafıma baktım. Truva Ovası göz alabildiğince uzanıyordu. Sis, ovayı yavaş yavaş aydınlatmaya başlamıştı. Uzakta, Hisarlık Tepesi sisin içinde kaybolmuş gibiydi. Sanki o tepede, binlerce yıl önceki o geceyi, Truva Atı’nın gölgesini, kaçışan askerleri hayal edebilirdim. Ağaçların dalları, rüzgârla birlikte hafifçe sallanıyor, sanki bana "Hoş geldin" diyordu.
Hisarlık Tepesi’nin yamacında, antik tiyatronun kalıntılarına doğru yürüdüm. Taş basamaklar, yüzyılların ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Basamaklara oturup etrafı seyrederken, çimenlerin arasında gezinen kırlangıçların kanat seslerini dinledim. Bir an durup gökyüzüne baktım. Sabahın ilk ışıkları, bulutların arasından süzülmeye başlamıştı. Işık, tepenin üzerinde dans ediyor, antik kentin taşlarını altın rengine boyuyordu.
Orada, o taş basamakta otururken, geçmişin ve şimdinin iç içe geçtiğini hissettim. Burada, binlerce yıl önce, insanlar aynı gökyüzüne bakmış, aynı rüzgârı dinlemiş, aynı toprağın üzerinde yürümüşlerdi. Tarihin bu kadar yakın hissedildiği başka bir yer var mıdır bilmiyorum. O an, zamanın da aslında bir illüzyondan ibaret olduğunu düşündüm.
Truva’nın ana kapısına doğru ilerlerken, yolun kenarındaki taş yığını dikkatimi çekti. Üzerinde eski bir Grek alfabesiyle yazılmış bir şeyler vardı. Dokunmak istedim, ama tarihi koruma adına geri durdum. Oralarda bir yerde, belki de bir savaşçı, bir âşık ya da bir kralın eli değmişti bu taşlara. Geçmişin parmak izleri bana dokunduğunda, ürpermemek elde değildi.
Kentin en yüksek noktasına çıktığımda, nefesim kesildi. Ova, sanki sonsuz bir yeşil deniz gibi uzanıyordu. Güneş artık tamamen doğmuş, ışıkları her yere yayılmıştı. Toprağın kokusu, yabani kekik ve adaçayı karışımı gibiydi. O anda, her şeyin ne kadar geçici olduğunu, ama aynı zamanda ne kadar kalıcı olduğunu düşündüm. Taşlar hep duracak, ama ben sadece bir an için onların arasında olacaktım.
Dönüş yolunda, eski ahşap bir evin önünde durdum. Kapısının önündeki sarmaşıklar ve pencereden sarkan yıldız çiçekleri, bana Truva’nın sessiz hikâyelerini fısıldıyordu. Evin duvarına dokunurken, toprağın nemini hissettim. Belki de bu evde yaşayan biri, sabahları kahvesini içerken bu antik kentin hikâyelerini dinliyordu. Dilimde hâlâ kuru üzüm ve cevizin tadı vardı. Kahve içmek için yanındaki köyün kahvecisine gitmem gerekiyordu, ama önce bir an daha durup gökyüzüne bakmak istedim.
Truva’nın sabah sessizliğinde geçirdiğim o birkaç saat, bana geçmişin ve şimdinin kesiştiği bir anda yaşamanın ne demek olduğunu gösterdi. Ayak seslerim, toprağın üzerinde yankılanırken, tarihin benimle konuştuğunu hissettim. O sabah, Truva’nın sessizliğinde, ben de bir parçası oldum o masalın.
Eve dönerken, cebimdeki kuru üzüm ve cevizler neredeyse bitmişti. Güneş artık tamamen doğmuştu, yol boyunca karşılaştığım kelebekler ve kuşlar bana veda eder gibiydiler. Truva’nın sabahı, bana geçmişle barışık olmanın huzurunu verdi. Belki de tarihi anlamanın en güzel yolu, onunla ayakta durmak, soluk almak ve dinlemek
Artık biliyorum ki, Truva’yı gezerken taşlar kadar ben de değişiyorum. Geçmiş, şimdi ve gelecek burada, bu toprakların üzerinde birbirine karışıyor. Ve ben, o sabahın sessizliğinde, o kesişmenin bir parçası oldum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder